1′12″

Enlem boylam boyunca düşündüm bunu aslında. Ama saat ve dakika hesabından değil. Aslında sadece ay ve gün. Yani tam 12 gün ve 1 aydır mesaj atmıyorum şuraya. OGZ ortak bloguna da atmıyorum aylardır. Ben sevmiyorum bu blog işini galiba. Valla vakitsizlikten. Yani vakit olsa neler yazıcam kim bilir. Yok yok bana göre değil bu iş. Aslında OGZ ortak blogu için yazdım bir şeyler yarım kaldı (serpil yarım bıraktırdı pis) o güzeldi mesela onu atmak lazım. Bir de dövmek lazım insanları SASUTÖ bloğu değil ki o iki satır da siz yazın. Yok… Tık yok…

Aslında çok şey var yazacak cidden. Yalancı böyle olsun ki var. Ama diceksin o zaman niye boş boş geveliyon. Eee…. şeyy… sustum.

PS: Vakit yok vakit o yüzden

Nihayet Oyun

İlk sayının hazırlıkları bittiği için rahatladık bir parça. O geçen haftaların günde 16-18 saat hiç durmadan çalıştığım temposu biraz daha normal ve insancıl bir tempoya bıraktı kendini. Bu da artık daha fazla oyun oynamaya vakit var demek elbette.

Half-Life 2 - Episode 2
Bu değerli vakiti öncelikle Orange Box’a ayırdım. Episode 2 çok fazla sarmadı ne yalan söyliyeyim. Kötü olduğundan değil ama Valve’ın sık yaptığı bir hata bölümleri gereksiz uzatıyor. Yine 3-4 saatlik malzemeyle 6-7 saat oyun yapmışlar. Antlion yuvası çok sıkıcıydı mesela. Ama Shotgun sürüp, Combine ile çatıştığımız kısımları oyunun her zamanki gibi harika. Bir de sonu aşırı kaçmış sanki biraz.

Strangle HoldStranglehold
Bu ayın en büyük hayal kırıklığı. Hiç beklemediğim kadar zayıf çıktı oyun. Tamam biliyorduk John Woo filmleri tadında uçan kaçan ve çok kurşun sıkan bir Chow Yun-Fat olacağımızı ama böylesine cıvıyacağından habersizdik. Özellikle vurup milletin kafasına düşürdüğümüz objelerin bolluğu ve düşman çıkan her yere bir kere konması yapımcıların acemiliğini gösteriyor. Sizi bilmem ama ben 10.000 vitrin mankeni IQ’sunda düşman öldürdüğüm bir oyundansa adam gibi kafası çalışan 50 düşman öldürdüğüm bir oyunu tercih ederim. Ayrıca Bullet Time’ın (Tequila Time ne ya?) bitmemesi oyunu anlamsızca kolaylaştırmış. Uç kaç yeri göğü headshot doldur. Max Payne’de Bullet Time’ı nasıl gıdım gıdım korka korka kullanırdık, bir gerilim yaratıdı oyunda. Ayrıca hikaye ve videolar hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Chow Yun-Fat’ı %100 aksiyon olarak gören embesil batı kafasının elinden çıkmış bir oyun gibi, onun içindeki dramı anlamaktan uzak. Gerçi çok oynayamadım oyunu, başından biraz gidip bıraktım ve geri dönmeyi de düşünmüyorum. Belki ilerilerde toparlıyordur.

Call of Duty 4 - Demo -
Tadından yenmiyor bu ne güzel bir Call of DUty! İkinci oyunun gereksiz harala gürelesi ve üçüncü oyunun PC’ye çıkmamasının ardından nihayet serinin ilk oyununa rakip olabilecek güzellikte bir CoD. İçimden bir ses güzel olacak diyor.

Jericho - Demo -
Cık olmamış valla. Çok umutluydum ama cidden olmamış. Aynı Stranglehold gibi kaçırmışlar dozunu işin. Çok özel yetenekli 6 üye nedir? 3 tanesi yeterdi bence. Ayrıca düşman da yağmur yine. Ayrıca kan, revan, et, pislik ortamını çok abartmışlar. Yemekten sonra oynamamak lazım. Azıcık küçük oynayın diyorum bu arkadaşlara abartmayın tadında kalsın.

Team Fortress 2Team Fortress 2
Telekkkoooommm düzelt internetimi, düzelt diyorum. Damağımda kaldı tadı, doyamadım guzuma. Ömrümde oynadığım “en eğlenceli” FPS çıktı sen neler yapıyon! Verin şu zamları bitirin bu grevi, duyun sesimizi.
Ah tek kelimeyle muhteşem, oynanmadan geçilmesi ayıp. Evde internet dağıldığı için sadece ofiste oynayabiliyorum, ofiste de sadece Sinan kurdu hesabını, ben korkuyorum hacklenir hesabım diye. Altın yumurtlayan tavuk bu hesap =) O yüzden sabah akşam kavga ediyoruz Sinan’la, kalk ben oynicam, oynatmam ben oynuyorum, yeter oynadığın iş yapçam ben, git benim bilgisayarımda yap, gaspçısın olum kalk masamda bıdıdıdı yiyiyoruz birbirimizin beynini.

Crysis - Demo
Nihayet tek kişilik demoda çıktı ve oyunun görmediğim bir başı vardı orasını da gördüm. Eh artık fiilen oyunu bitirmiş sayılırım heralde. Bu arada internet düzelmediği için kaç haftadır giremiyorum Beta sunucularına kapandılar allah bilir. Muhteşem, tek kelimeyle muhteşem. Oynadığım en güzel demo Crysis sanırım bugüne kadar.

Portal
Harika bir oyun bu! Çok yaratıcı, eğlenceli. Ama özellikle hikayesi ve konuşma metinleri muhteşem. İnceliklerle dolu, kendi tarzı olan ve sizi çok sık güldüren bir oyun. Mutlaka alt yazılar açık oynayın, mutlaka size her söyleneni dinleyin ve sakın sonundaki Credits ekranını kaçırmayın. WiC için izlediğim en güzel Credits demiştim geri alıyorum kesinlikle Portal bu konuda rakipsiz. Şurda var kapanış şarkısı http://users.ncable.net.au/~ricky37/portal%20music.rar

Hevanly SwordHeavenly Sword
Ofiste bu aralar PS3 çok değerli olduğu için uzun uzun oynayamadım. Demosunu da çok sevmiştim kendisini de sevdim. Beğenmeyenler neden beğenmedi anlayamıyorum.

Fifa 08 - PES 2008
Fifa’nın arayüzü neden bu kadar güzel, PES’de oyuncular çok mu sırık?

Şimdi sırada Kingdoms ve Opposing Fronts var. Aralık yağmurları başlamadan özellikle CoD4 ve Crysis gelmeden oynamalı onları yoksa dönüp oynamıyorum bir daha.

Oyungezer Huzurlarda, 1 Kasım’da Piyasada

Oyungezer Kapak Kasım 2007 Evet nihayet bitti dergi, yazısı da, grafiği de, baskısı da. İnanması zor benim için. Ne yapsak acaba dediğimiz o ilk günden yarın piyasadayız dediğimiz bugüne kadar tam iki ay geçti ve bu iki ayda hiç durmadan koştuk, çabaladık. Ama işte oldu sonunda, kendi dergimizi çıkardık. Eğer derginin içinin neye benzediğini merak ediyorsanız şu yandaki kapağa tıklayın.

.

.

.

.

oyungezer.com.tr sapıtık çıktı

Ah günlüğüm güzel günlüğüm. Yıl oldu seni anmayalı. Hep bu oyungezer.com.tr yüzünden. Sabah akşam onunla uğraşmaktan nasıl da ihmal ettim seni. Üstelik sen sadıktın, bana asla sorun çıkarmadın. Ama oyungezer.com.tr öyle mi? Bir patlar, bir çatlar. Şimdi de DNS’leri sapıttı 5 gündür düzeltemedik bir türlü. Adminlerle gün aşırı konuşuyoruz tiz zamanda çözülecek umarım. Bu arada okurlar DNS değiştirin hatta şöyle edin demişler DNS: 212.57.1.17 Diğer DNS: 193.140.83.251. Acil durumlarda denemekte fayda var.

oyungezer.com.tr bakımda!

Sunucu değişikliği sebebiyle oyungezer.com.tr’ı bakıma aldık. Şu an bizim sistemimiz çalışmadığı için hosting şirketimizin bol reklamlı çirkin bir mesajı çıkıyor. Siz endişelenmeyin, herşey kontrol altında. İşlemin 48 saat (yani cumartesi gece yarısı) sürebileceği belirtilse de benim ağır tam saha baskım altında bugün akşam saatlerinden önce bitirmiş olacaklarını tahmin ediyorum.

Bu arada ne zamandır yazmamıştık blog’a cidden. Site açılınca pabucu dama atıldı tabi.. Endişelenme blogum geri döneceğim zaman zaman sana, anlatacak pek çok şey birikti. Ama dergi bitsin bir hele, şu siteyi adam edelim. Güzel günler yakındır =)

oyungezer.com.tr yeni adresimiz

Eminim içinizden merak edenler olmuştur bu adam 10 gündür nerede diye. Ne yeni bir mesaj ne yorumlara cevap vermek. Sırra kadem bastı diyenler de olmuştur. İşin açıkçası son 10 gündür gecemizi gündüzümüze katıp berkant ile oyungezer.com.tr adresini hazırlamakla meşguldük. Günde 16 saat çalışıp bu 10 gün içinde siteyi Beta aşamasına getirdik. Artık sitemiz açık sizleri bekliyoruz. En azından şimdilik ortak blogumuzu ve forumlarımızı takip edebilirsiniz. Böylece blog yorumlarında forum kasmaktan kurtarmış oluyoruz sizleri de… Hatta şu an ordayız, acele ederseniz oyungezer editörlerini bir arada yakalayabilirsiniz.

oyungezer

Oyungezer logo

Hiç aklımızda yoktu açıkçası. Yüzlerce isim telaffuz ettik. Bunlardan 30 isimlik bir liste yaptık. Hararetli tartışmalar sonucu bu listeyi beşe bile indirdik. Tartışmalar iyice kızıştı ve sonunda ismimizi belirledik. Ama bu listelerin hiçbirinde, bir kere bile olsun, “oyungezer” geçmedi.

Aslında bunu henüz kimse bilmiyor ama bu ismi ilk öneren annem olmuştu. Telefonda yeni dergi çıkaracağımızı, isim düşündüğümüzü söyleyince tereddüt etmeden “Oyungezer olsun” demişti. Nedense o an dikkate bile almadım bunu. Listelere eklemedim bu ismi, diğer arkadaşlarla konuşmadım. Beynim saniyenin bilmem kaçında reddetmişti bu ismi.

Sonra isim tartışmalarının en hararetli zamanında Sinan blogundan sizlere sordu isim ne olsun diye. Başta çok kötüydü öneriler ama gittikçe iyi isimler gelmeye başladı. Mesela “Reload” çok hoşuma gitmişti benim. Sonra ne olduysa sözde değil özde Level’cı birisi tam 29 isimlik bir listeye yazdı bu ismi. O listede çok güzel isimler vardı, mesela benim çok bastırdığım ve kimsenin beğenmediği “Fandango”. Diğer 28 isim çekmedi kimsenin ilgisini ve tassadar, Oyungezer güzel dedi. Sonra bir anda blog yorumları Oyungezer olsun diyen mesajlarla doldu. İşte ancak o zaman durup ciddi ciddi düşündük Oyungezer olabilir mi diye.

Başta “yok canım”, sonra “fena değil ama olmaz”, “ne güzel türkçe ama dergi ismi değil” derken düşünceler “neden olmasın”, “bizi çok iyi anlatıyor”, “aslında tam da bu olmalı” diye ilerledi. Ve merdivene çıkmadan önceki toplantının sonunda yeni derginin ismi konulmuştu: Oyungezer.

Bunca oyun editörü bir aydan fazla süre kafa patlatmıştı, aslında bir isimde karar bile kılınmıştı. Ama okur bizi yine alt etti ve burnumuzun dibinde duran en güzel ismi onlar buldu. Serpil’in sekiz sene önce PCGamer’da yazarken köşesine koyduğu isim. Biz nasıl düşünemedik bunu?

En başından beri Türkçe olmasını istemiştik zaten dergi isminin, ama yakışan bir isim bulamamıştık. Farklı olsun demiştik bir şekilde bizi anlatabilsin, boş bir isim değil anlamlı birşeyler olsun. Sinan’ın bloguna isim önerileri yağmaya başladığında  içimden keşke okurlar bulsa o en güzel ismi diye geçirmiştim. Hepsi gerçek oldu… hala inanmakta zorlanıyorum.

Artık yeni dergimizin ismi belli. Artık yere göğe bu ismi duyurmanın, gelmekte olan yeni bir efsanenin haberini vermenin zamanıdır.  Eminim hepiniz ne zaman çıkacak diye soracaksınız bize. Azıcık sabredin çok kısa zamanda bunu da açıklayacağız. Sizden ricamız herkese bu ekibin, bu dergiyi yaptığını duyurmanız. Şu an önemli olan bu.

Bu güzel isim için teşekkürler hepinize. Dergimize isim bulduğunuza göre, kolları sıvamanın vaktidir artık. Top bizde…

virgülü kaybetmeden

“Bir gün insan virgülü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit cümleler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleştirince düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün ünlem işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu.

Bir süre sonra soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiç bir şey ama hiç bir şey onları ilgilendirmiyordu. Ne kainat, ne dünya, ne kendisi umrundaydı. Bir süre sonra iki nokta üst üste işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde sadece tırnak işaretleri kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Son noktaya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş durumdaydı.”

Kanevski

Albion’da gerçeküstü

Sayfanın hemen solunda yer alan linkleri farketmişsinizdir. Ekibin diğer üyelerinin bloglarını yani. Başta birbirimizin sayfalarına link koymanın amacı blogların bulunabilmesiydi elbette. Ama son bir haftadır benim için sık sık ziyaret edilen siteler listesi işlevi görüyor. İçinde bulunduğumuz yeni oluşumdan mıdır nedir, herkeste bir yazma enerjisi var bu aralar. Herkes birşeyler döktürüyor bloğunda. Hayatının pencerelerinden birini açıyor ve o pencerelerden sonbaharın rüzgarları durmaksızın esiyor.

Bu bloglar içinde beni en çok cezbeden “bir kış gecesi eğer bir yolcu”. Mehmetin hayatının adımlarını izlemek sık sık bana geçmişte kalıp unutulmuş anları hatırlatıyor. Varolmayan Şövalye’nin mücadelesini ya da pipoyu ilk görüşümü. Belki bir parça,  şu aralar hayatımı çok fazla gerçeküstü raslantıların sarmasıyla da ilgili bu sanırım. Bunlardan özellikle biri gerçekliğin çok ötesindeydi.

Geçen ay sonunda Londra’ya gittiğimi yazmıştım zaten bir yerlerde. Nokia’nın davetiyle, yeni projelerini dinlemek üzere gitmiştim oraya ama fazladan bir iki gün kalıp Londra’nın sokaklarını ve publarını adımlamayı da ihmal etmedim. Nokia gibi bir firmanın davetiyle bir yerlere giderseniz ufak tefek güzel hediyeler almanız kaçınılmazdır. Firmalar genelde çanta, t-shirt gibi tercihler yaparlar ama Nokia bu konuda hep farklı ve zariftir.  Ancak bu sefer akıl almaz bir tesadüfü hediye ettiler bana.

Etkinliğin yapıldığı mekanda kayıt olurken kara kaplı küçük bir defter tutuşturdular elime. İlk defa bir Nokia toplantısına gelenler cep telefonu hediye edilmemesine içerlemiş yüzlerini buruşturmuştu, geriye kalanlar da “geçen sefer de cüzdan vermişlerdi zaten” diyip çantalarına tıktılar defterleri. Ama ben orda durmuş bu kara kaplı defterin nasıl olup da elime geldiğini anlamakta zorluk çekerek bir süre durdum. Nedense herkesin bu tatlı hediye karşısında sevinç çığlıkları atmasını bekliyordum. Defteri sarmalayan siyah deriye nazikçe dokunup ismini söyledim bir büyünün gerçekleşmesi umuduyla: Moleskine.

Zamanında Van Gogh’un Picasso’nun Hemingway’in kullandığı Moleskine. Üstelik sıradan bir defter değil, gezginin Londra rehberiydi bu. Londra’yı gezerken ihtiyaç duyabileceğiniz herşey vardı içinde ve bu eski şehirde her ne geçiyorsa aklınızdan yazabilmeniz için bir sürü boş sayfa.  Daha zarif, daha güzel bir hediye düşünemiyorum.

Toplantı, röportaj ve saatlerce oynanan yeni ngage oyunları arasında bu deftere yer yoktu elbette. Bu defter daha özel ve anlamlı zamanlarda kullanmak içindi. Toplantıya davetli diğer basın mensupları kendi defterlerine alakalı alakasız bir sürü iş notu alırken, Moleskine’lerini ürün isimleriyle doldururken içim acıdı.

Birgün sonra toplantı bitmişti ve ben Londra’nın tadını çıkarmakta özgürdüm. Sabah ilk iş zaten otele çok yakın olan Hyde Park’da yürüyüştü. Gezdiğim pek çok park içinde “güzel” kategorisine girmekte zorlansa da muhtemelen içlerinde en “büyülü” olandır Hyde Park.  Bu biçimsiz ve içi boş yeşillik içinde, korkunç bir yaşanmışlık hissi sarar beni. İçinde boş boş gezmekten çok, güzel bir bank bulup bu yaşanmışlığı solumaya çalışırım.

Bu sefer parka girdikten çok kısa bir süre sonra gördüm o güzel bankı. Nehir boyunca ilerleyen çalıların arasına gizlenmiş küçük bir açıklıkta, bir yanı suya bir yanı eski bir heykele bakan çok özel bir yer. Bu yaşlı parkta böylesine güzel bir yer gizlenmiş olabileceğini hayal bile etmemiştim. Oturup günün ilk sigarasını yaktım ve bu güzel manzaraya daldım. Sigaranın dumanına karışan parkın ağır havası, kasvetli bir Londra sabahıyla birleşince uzun zamandır ilk defa kendimi olamam gereken yerde hissettim. Bunu not almalıyım dedim içimden ve elimi çantama henüz kapağı açılmamış kara kaplı defterime doğru uzattım. Defterin kapağını açtım ve ilk sayfanın hemen altına iliştirilmiş o notu gördüm.

“For every traveller who has any taste of his own,

the only useful guidebook will be

the one which he himself has written”

Aldous Huxley

Tüylerim diken diken oldu. Bu gezide bir Moleskine hediye edilmesi hoş bir tesadüftü belki ama o defterin ilk satırlarını Aldous’un yazmış olması tesadüfle açıklanamazdı. Ancak o zaman farkedebildim onun şehrinde olduğumu. Günlerdir onun dolaştığı sokakları adımladığımı. O an Huxley’nin doğaya ne denli düşkün olduğunu hatırladım ve bu şehirdeki tek doğa parçasında bulunduğumu. Hatta Londra’da yaşadığı evin buradan sadece bir kaç yüz metre ileride olduğunu. Eğer Hyde Park’da gezmek istese mutlaka bu oturduğum bankın yanından geçmeliydi. Aldous’u biraz olsun tanıyorsam sık sık bu bakna oturup bu manzaraya bakmadan edemezdi. Ve ben o noktada oturmuş onun satırlarına bakıyordum.

O an aklıma çılgınca bir fikir geldi. Belki de bu satırları bu bankta otururken yazmıştı. Belki de bir arkadaşı ona gerçek bir Moleskine hediye etmişti ve o kasvetli bir Londra sabahında bu banka oturup bu satırları yazmıştı. Gerçekten çılgıncaydı, bu kadarını artık kader bile açıklayamazdı. Gerçek olamazdı bu sadece hoş bir hayaldi. Tüylerim öylesine diken diken olmuştu ki artık canım yanıyordu. Heyecandan titrediğimi farkettim. Aldous’un satırlarına nazikçe dokunup sayfaları çevirdim ve bana ait olan ilk boş sayfaya geldim.

“Aldous benimle konuştu

Yıllar süren sessizliğin ardından

Beklenmedik”

Film Noir II

Kadının zevk çığlıkları duyuluyordu.Genç olanlarınsa homurtuları ve inlemeleri. İtişe kakışa kadına ulaşmaya çalışıyorlardı. Ama kadının çevresi çok kalabalıktı.

Yaşlı duvar sanılan, çaresizlik içindeydi. Dayanacak güçleri kalmamıştı. Bir anda yıkılıverdiler. Arkalarından sessiz ve dingin bir kış manzarası çıktı.

Adamcağızlar bağırıp çağrışıyordu. Biri düşerken kafasını çarpıp ölmüştü. Hemen köşe başından iki küçük çocuk getirip adamın üzerine attılar. Çocuklar cesedin başında ağlamaya başladı.

Bir araba sesi duyuldu ve uzaktan bir far ışığı belirdi. Hepsi bir an için sese doğru korkulu bir bakış attı. Genç olanlar işlerine dönerken yaşlı adamlar telaşla sisi köşe başına sürdüler. Köşe başı dumana boğuldu. Araba artık iyice yaklaşmıştı. Yaşlı adamlar kaçıştı ve büyük bir gürültü duyuldu. Sisin içinden bir jant kapağı yuvarlanarak çıktı. Çocuklardan biri fırlayarak kapağı kaptı ve sisin içinde kayboldu.

Genç olanlar kendilerini düzene sokmuş sırayla boşalıyordu. İşi bitenler kadının başına dikilip diğerlerini izliyordu. Sıradakilerse heyecandan yerlerinde duramıyordu. Bu arada sırası gelen biri çığlık attı. Boşaldı sandılar… ama kadın ölmüştü. Çok kan kaybetmişti. Ölen yaşlı adamın başucundaki çocuğu alıp kadının üzerine attılar. Çocuk cesede kapanıp ağlamaya başladı.

Genç olanlar telaş içinde duvarlarını tekrar örmeye çalışıyorlardı. Yaşlı olanlarsa yere oturmuş susuyorlardı. Duvar örüldü ve kadının ölüsüyle çocuk duvarın arkasında kaldı. Karanlıktan korkan çocuk nemli duvar sanılanı yumruklamaya ve ağlamaya başladı. Yaşlı adamlardan biri kalkıp duvara gitti ve genç olanlardan birinin bacak arasından çocuğu çekip aldı. Çocuğu nemli duvar sanılanın önüne dikti.

Arkasını dönünce arkadaşlarının gittiğini gördü. Kış manzarasının uzak tepelerinden birine tırmanıyorlardı. Arkalarından koşmaya başladı.

Bir araba sesi ve uzak bir far ışığı belirdi. Araba iyice yaklaştı ve ardından büyük bir gürültü duyuldu.

Konuşamamak aka NDA

Bir basın mensubunun en büyük korkusudur NDA’ler. NDA… Yani Non-disclosure Agreement. Türkçeye bir kaç farklı şekilde çevrilir ama ben “Tıp! Anlaşması” diyorum. Bunu imzaladığınız an “Tıp!” der susarsınız ve konuşan yanar.

Düşünün ki yıllardır heyecanla beklediğiniz büyük bir oyunun VIP Beta’sına davet almışsınız. Günlerdir bu oyunu oynuyorsunuz. Heyecan ve zevkten mest olmuşsunuz. Ama bunun hakkında konuşmanız ya da yazmanız yasak. Size “Tıp!” demişler ve susmuşsunuz. İsterseniz anlatın gördüklerinizi, videolar kaydedip upload edin You Tube’a, ekran görüntüleri basın her yere. Saatlerce canavar bilgisayarınızın nasıl da kasıldığından dem vurun bu muhteşem teknoloji karşısında.

Öncelikle bu oynadığınız son Beta olur bu firmadan. Hele büyük bir firmaysa ve piyasaya çıkan oyunların yarısını onlar yayınlamışsa nasıl göze alırsınız bunu. Dava açılma, yüklü tazminat ödeme riskini de unutmayın. Gerçi bugüne dek pek uygulanmış değil ama risk risktir işte.

Elbette birileri bir download sitesinden girer aynı Beta’ya sitelerinde uzun uzun konuşur. Ama onlar sıradan oyunculardır, bir sonraki Beta’ya alınmama riski korkutmaz gözlerini. Ama basın mensubuysanız adımlarınızı dikkatli atmanız gerekir.

Anlıyorsunuz ya susuyorum, halbuki sayfalar dolusu anlatacak ne çok şey var…

Film Noir I

Hava çoktan kararmıştı… Mavi pardösülü adam eski ve nemli bir duvara dayanmıştı. Arkasında kalan elini duvarda usul usul gezdiriyordu. Ağır ağır sis çöküyordu. Ortalık gittikçe soluklaşıyordu. Adam usulca cebinden bir sigara çıkardı ve yaktı. Kibritin aleviyle yüzü aydınlandı. Pürüssüz ve tatlı yüz hatlarını, dolgun kırmızı dudakları ortaya çıkardı alev. Demek ki o bir adam değildi. Kadın şapkasını çıkardı ve dalgalı sarı saçları şimdi omuzlarına döküldü. Açıkta kalan daracık yüzünde sigaranın dumanı dalgalandı. Sanki kadın bir saniye için bize baktı.

Bir araba sesi duyuldu uzaklardan. Belli belirsiz bir far ışığı takip etti onu. Hiç de uzun olmayan bir bekleyiş nöbeti içinde gittikçe yaklaştı ve köşeyi döndü araba. Işığı kadını ve duvarı aydınlattı. Duvarın aslında birbirinin sırtına çıkmış adamlar olduğu anlaşıldı. Eski duvar sanılan, yaşlı adamlardan oluşuyordu. Adamcağızlar zor duruyorlardı. Sürekli elleri ve ayakları titriyordu. Kimisi kamburdu. Bu yüzden ne kadar uğraşsalar da duvar bir türlü düz olmuyordu.

Nemli duvar sanılanlarsa, gençtiler ama çok terliyorlardı. Kadın onlara dokunduğundan, besbelli çok heyecanlanmışları. Hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Hepsinin gözleri kadının üzerindeydi. Arada sadece hep birden göz kırptıklarında duvar bir parça hareket etmiş gibi geliyordu.

Ama kadın köşeye sıkışmıştı. Kaçabileceği bir yer yoktu. Araba tam önünde durdu. Yavaşça pencerelerinden biri açıldı ve karanlığının içinden bir silahın ucu gözüktü. Herkesin uyduğu bir suskunluk ve hareketsizlik saniyesi. Ve silah ateş aldı… kadın nemli duvar sanılanın üzerine yığıldı. Nemli duvar sanılan kadının üzerine yığıldı ve araba gitti.

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler

Fısıldanası mağralarla dolu dünya ve harcanan yaşamlarla. Güzellikleri yaratanlarla ve onlara katlanamayanlarla. Keating’lerle dolu dünya, Nolan’lar tarafından yargılanan ve… saygı gören Perry’lerle. Görüyor musunuz?

Bu arada bir parça zorlama olacak ve hafif kaçacak biliyorum ama. Oyunların kötü olduğunu söyleyenlere izletin Ölü Ozanlar Derneği’ni. Ama hayatta bildiğiniz tek oyun klavyenin önünde oynanansa, yapmayın bunu.

Merdiven

Merdiven

Her derginin geçmişinde, ikon haline gelmiş olaylar, insanlar, objeler ve yerler vardır. Sarı gömlekli adam ya da Burak’ın kartonu gibi. Herhalde bu yeni derginin ilk ikonu da bu basamaklar olacak. Ne zaman merdiven dese biri aklımıza Cihangir’de Jesusun evine çıkan bu ihtiyar basamaklar gelecek.

Bu arada bu resimden çıkaramayanlar için tek tek sayalım…

üst sıra soldan: Berkant, Kaan, Mehmet

orta sıra: Eren, Serpil, Sinan, Olgay

alt sıra: Güven, Tuğbek

Bu arada Emin, Erce, Erdem, Erden, Eser, Faruk, Göker, Göktuğ, Volkan bu fotoğrafta yoklar.

Ha bu arada bu ismi E ile başlayan ve 4-6 harfli olan kişilerin ekibe katılma şansının diğer tüm isimlerden yüksek olduğunu görüyoruz =)

TTNET’den mektup yok

Geçen ay kredi kartımın borcunu ödemeyi unutmuşum. Garanti’den nazik bir bayan arayıp hatırlattı. Aynı gün bir de mail geldi. Ben yine de ihmal ettim ödemeyi, bu sefer mektup yolladılar. Ben de onları kırmayıp ödedim borcumu. Sonra da kendi kendime ne güzel dedim, ben ödemeyi geciktirince onlar faiz yazıp kar ediyorlar. Ama yine de ödiyeyim istiyorlar. Halbuki ses çıkarma adam unutsun iyice bol bol faiz yaz değil mi?

Neyse konumuz bu değil. Konumuz pazartesi akşam eve gelince internetimin kesik olduğunu farketmem. Bir bloga bakayım yeni yorumlar var mı dedim ama internet kaput. Tamam ben faturalarını zamanında ödemek konusunda özürlü bir insanım. Evet kiradan, telefon faturalarına herşeyi geç öderim. Ama zaten dergide de yazılarını en geç veren ben değil miyim? Sonuçta her fatura er geç ödenir, faizleri de sineye çekilir.

Peki internetin ve telefonun babası sevgili tekelimiz TTNET neden bir arayıp da beyfendi 3 ay önce bir fatura atlamışsınız, internetinizi kesicez 3 gün içinde demez? Tamam canım aramasınlar ne olacak herkesi tek tek arayacaklar mı? Mail atın. Oturup yazmanız da gerekmez. Fatura sistemine ekleyin ödenmeyen faturalar için bir mail gitsin. Çok mu zor bu? Türkiyenin bütün iletişim altyapısının üstünde oturup da iletişimden bi haber olmak nasıl bir şeydir?

terzi söküğü off offf

Donanım editörlüğünde dokuz seneyi devirdim. Dokuz senedir insanlara bilgisayarlarını nasıl adam edeceklerini, sorunlarını nasıl çözeceklerini anlatıyorum. Ama iki haftadır kendi bilgisayarımı çalıştıramadım. Orası şase yaptı, bu güç kaynağı patlak, bu zayıf, bu dvd boot etmedi, bu hdd uçmuş derken nerdeyse 4 tane PC topladım ama hala çalışan bir bilgisayarım yok :(

Birisi kesin nazar değdirdi buna yok yani böyle sorun silsilesi. Bundan sonra bilgisayarım bozuk diyene önce nazar boncuğu tak, kurşun döktür dicem. Bilime olan bütün inancımı kaybettim valla.

Sonraki sayfa »